Anasayfa >> Ekonomi >> Küreselleşme
Küreselleşme, 3.7 out of 5 based on 3 rating
Küreselleşme Yazdır E-posta
( 3 Votes )
küreselleşme nedir, küreselleşme, küreselleşmenin olumyu yönleri, küreselleşmenin olumsuz yönleri, küreselleşmenin olumsuz etkileri, küreselleşmenin olumlu etkileriKüreselleşme Nedir, Küreselleşmenin Olumlu ve Olumsuz Yönleri Nelerdir? Küreselleşme son yılların en popüler kavramlarından ve tartışma konularından biri. Küreselleşme (diğer adıyla globalleşme) üzerine birçok kitap, binlerce makale yazıldı, sayısız konferans, seminer vb. düzenlendi. Küreselleşmenin lehinde, aleyhinde birçok görüş, tez ileri sürüldü. Dünyanın heryerinde başta sendikalar olmak üzere sivil toplum örgütleri ve özellikle sol partiler konuyu

tartıştılar ve bu konuda izleyecekleri stratejiyi belirlemeye çalıştılar. Tüm bu çabalara karşın, küreselleşmenin nedenleri, etkileri ve sonuçları hakkında yoğun tartışmalar sürdüğü gibi, küreselleşmenin anlamı ve tanımı hakkında bile tam görüş birliği oluşmadı.

Küreselleşme hakkında söylenmesi gereken ilk özellik, konunun çok boyutlu ve karmaşık oluşudur. Küreselleşme bir süreçtir ve kuşkusuz yalnızca ekonomik bir süreç değildir. Bu sürecin sosyal, kültürel ve politik yönleri de önem taşımaktadır. Bu sürecin akışında teknolojik gelişmenin güçlü bir etkisi vardır. Öte yandan küreselleşme hukuk sistemlerini, tüketim davranışlarını, hatta kriminal aktiviteleri dahi etkilemektedir.

Küreselleşme ile ilgili olarak vurgulanması gereken ikinci nokta, küreselleşme sürecinin (dinamiğinin) belirlenişidir. Bu konuda iki karşıt görüşten birincisi, küreselleşmeyi adeta doğal bir olay gibi ele alan görüştür. Örneğin küreselleşme yağmur ya da doluya, küreselleşme karşısında alınacak önlem de şemsiyeye benzetilmektedir. Bu benzetmede küreselleşmenin kendiliğinden yürüyen bir süreç olduğu, yalnızca etkilerinin ve sonuçlarının bir ölçüde belirlenebileceği, denetlenebileceği söylenmiş olmaktadır. Bu, abartılı bir yaklaşımdır, çünkü aşağıda ele alınacağı gibi küreselleşme tümüyle kendiliğinden akan, bağımsız bir süreç değildir ; belirli devletlerin, belirli uluslararası kuruluşların ve ulusötesi şirketlerin bu süreci bir dereceye kadar etkilemeleri ve yönlendirmeleri söz konusudur. Tam karşı uçtaki görüş de, küreselleşmeyi tümüyle bir yönlendirme ve manipülasyon konusu olarak ele alan yaklaşımdır. Bu görüşe göre küreselleşme esas olarak belirli devletler, uluslararası kuruluşlar ve ulusötesi şirketler tarafından adeta planlanmakta ve uygulanmaktadır. Bu yaklaşıma göre küreselleşme mutlaka gelişmiş ülkelerin yararına, az gelişmiş ülkelerin de zararınadır. Bu yaklaşımın konuyu çok mekanik biçimde gören ve basite indirgeyen bir bakış olduğu vurgulanmalıdır. Aşağıda da ele alınacağı gibi küreselleşme ne gelişmiş ülkelerin tümünü, ne de gelişmekte olan ülkelerin tümünü aynı yönde ve aynı ölçüde etkiler. Her iki grup içinde hem ülkelere göre, hem de etkilenen sektörlere ve toplumsal kesimlere göre farklılaşmalar görülür.

Ülkelerin etkilenişi bakımından en önemli nokta, bazı ülkelerin (birçok Afrika ülkesi, Afganistan, Bangladeş vb. gibi) küreselleşme sürecinin dışında olmalarıdır. Bu açıdan, yaşanan sürecin tam da bir küreselleşme olmadığı ileri sürülebilir. Daha doğru bir tanı ise şudur : Küreselleşme bir süreç olarak henüz tüm küreye yayılmamıştır, ayrıca tüm bölgelerde aynı hızla yayılmamaktadır.

Küreselleşme ile ilgili olarak tartışılan noktalardan biri de ne ölçüde yeni bir gelişme olduğudur. Bu soruya yanıt ararken küreselleşmeye verilecek anlam önem taşır. Ekonomik açıdan küreselleşme kapitalist sermaye birikim tarzının yeryüzüne yayılmasıdır. Daha somut olarak, uluslararası mal ve hizmet ticaretinin göreli payının ve öneminin artması, üretim etkinliğinin yeryüzüne yayılması, uluslararası doğrudan yatırımların ve finansal hareketlerin giderek daha önemli düzeylere yükselmesidir. Bu süreçle tüketim kalıpları benzeşmekte, birçok üründe bir dünya pazarı gelişmekte, öte yandan dünya çapında rekabet yoğunlaşmakta, ancak artan rekabet çoğu kez firma birleşmelerine ve firma sayısının azalmasına yol açmaktadır. Sayılanların hiçbirinin yeni olmadığı, tümünün uzun süre önce başladığı ve (belirli dönemlerde görülen duraklama ya da gerilemelere karşın) bugüne kadar devam ettiği sürülebilir. Bu görüş önemli ölçüde doğrudur. Küreselleşme kavramı yeni olmakla birlikte küreselleşme süreci yeni değildir.

Ticari kapitalizm dönemi ülkeler ve kıtalar arası ticaret ilişkilerinin geliştiği, güçlendiği bir dönemdi. Asya, Afrika ve Amerika’da kolonilerin oluşması, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında demiryolunun yayılması, 1869’da Süveyş Kanalı’nın, 1914’te Panama Kanalı’nın açılması küreselleşmenin somut adımlarıdır. Özellikle ülkelerarası ticaret açısından bakılacak olursa, bu ticaretin 19. yüzyıl sonlarında görece önemli bir düzeye ulaştığı, Büyük Kriz’den sonra ciddi bir gerileme gösterdiği, II. Dünya Savaşı’ndan sonra giderek kendini toparladığı, son onyıllarda yeniden hızlandığı görülür.

Küreselleşme süreci yeni olmamakla birlikte, kavramın son yıllarda bu kadar popülerleşmesi ve yaygınlaşması nedensiz değildir. 1980’ler ve 1990’larda yaşanan gelişmeler yeni bir hızı, bir anlamda sıçramayı ortaya koymaktadır. Bu dönemin ayırdedici özelliği elektronik alanındaki devrimdir. Bazı yazarlar bunu üçüncü sanayi devrimi olarak adlandırmaktadır.

Bugün yaşanan süreci daha önceki dönemlerle karşılaştırmak amacıyla dört noktaya bakılabilir (Held vd.1999) :

a) Ülkeler ve bölgeler arası bağlantıların yayılması,

b) Bağlantıların yoğunlaşması, derinleşmesi,

c) Süreçlerin ve etkileşimlerin hızının artması,

d) Etkilerin büyümesi.

Geçmiş dönemlere göre günümüzde gerek mal ve hizmet, gerek sermaye hareketlerinin daha geniş bir alana yayıldığı, ilişkilerin ve etkileşimlerin hem yoğunlaştığı, hem hızlandığı, nihayet etki derecesinin büyüdüğü kolaylıkla görülmektedir.

Küreselleşme ile ilgili ayrıntılara geçmeden vurgulanması gereken bir nokta da, küreselleşmeye yüklenen ideolojik ve politik boyuttur. İdeolojik bakış açıları çoğu kez sorunun teorik ve ampirik açılardan tahlilini zorlaştırmakta, giderek engellemektedir. İdeoloji ağırlıklı ve abartılı bir tahlil kolaylıkla aynı derecede abartılı bir karşı tezin savunulmasına yol açmaktadır. Örneğin küreselleşmeye kökten piyasacı ya da ultra-liberal bir bakış, küreselleşmenin doğal ve kaçınılmaz olduğunu ileri sürer ve belirli bir iktisat politikasını ( devletin ekonomi içindeki yerinin küçültülmesi ve piyasaya müdahalesinin azaltılması, firmalar üzerindeki vergilerin indirilmesi vb.) savunur. Böyle bir politika paketi küreselleşmeye dayanılarak savunuluyor olsa da, küreselleşme sürecinden ayrıdır, sürecin nesnel bir tahlilinden çok ideolojik bir yorumunu ortaya koyar. Bazı yazarlar bu konuyu açıklarken “küreselleşme” ve “küreselcilik” diye çevirebileceğimiz bir ayrımı vurgulamaktadırlar. (Ulrich Beck, 1997: “Globalisierung” ve “Globalismus”).

Küreselleşmenin kökten piyasacı bu yorumu karşısında simetrik diyebileceğimiz “sol” bakış açısı da “küreselleşme karşıtı” tezdir. Bu tezde kökten piyasacılığa karşı çıkışla küreselleşme sürecine kategorik ve toptancı bir karşı çıkış içiçe geçmekte,daha doğrusu karışmaktadır. Bir başka deyişle, neo-liberal politikaların karşı tezi abartılı bir yorumla küreselleşmenin tümüyle yadsınmasına, yok sayılmasına dönüşmektedir. Küreselleşmeye kategorik bir karşı çıkış ile neo-liberal küreselleşmenin eleştirisi ve bu çerçevede olumsuz etkileri önlemek amacıyla ulusal ve uluslararası düzeyde selektif politikalar geliştirme arayışı arasında önemli bir fark vardır. İlki daha çok slogan düzeyinde olup somut bir program içermez, ikincisi ise ayrıntılı bir analiz gerektirir ve somut politikalara ışık tutma şansı vardır.

Küreselleşmenin etkileri kuşkusuz gerek ülkeler arasında, gerek ülke içindeki toplumsal kesimler arasında farklılıklar gösterir. Küreselleşmeden yarar sağlayan ülkeler ve toplumsal kesimler olacağı gibi zarar görenler de olacaktır. Bu konuda yapılacak genellemeler ayrıntıların ve istisnaların gözden kaçmasına neden olabilir. Örneğin küreselleşmenin gelişmiş ülkelerin tümü için iyi, az gelişmiş ülkelerin tümü için kötü olduğunu ileri sürmek aşırı genel bir savdır. Benzer biçimde, serbest dış ticaretin gelişme hızını yükselttiği ( ya da tam tersi düşürdüğü) görüşü de aşırı genel bir savdır.

Küreselleşmenin etkilerini tahlil ederken karşımıza çıkan en önemli sorun, küreselleşmenin etkilerini teknolojik gelişmenin etkilerinden ve bir ülkede uygulanmakta olan ekonomik politikaların etkilerinden ayırabilmektir. Özellikle ilk ikisi içiçe geçtiğinden küreselleşmeye atfettiğimiz etkilerin bir bölümü teknolojik gelişmenin sonucu olabilir. Ayrıca belirli iktisat politikalarının topluma kabul ettirilebilmesi için küreselleşme bir gerekçe olarak da gösterilebilmektedir. Örneğin ücret artışı taleplerini bastırabilmek için firmalar küreselleşmeyi ve uluslararası rekabeti ileri sürebilmektedirler. Çeşitli ülkelerde işsizliğin artışının ya da gelir dağılımındaki bozulmanın ne ölçüde küreselleşmeden, ne ölçüde teknolojik ilerlemeden ve ne ölçüde uygulanan iktisat politikalarından ve bunların temelindeki tercihlerden kaynaklandığı çok önemli bir sorudur.

Batı ülkelerinde birçok sol yazar yaşanan ekonomik ve sosyal sorunların küreselleşmeden değil, uygulanan politikalardan kaynaklandığını savunmaktadır. Örneğin bir süre Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin başkanlığını yürüten Oskar Lafontaine, Christa Müller ile yazdığı kitapta küreselleşmenin yeni olanaklar, fırsatlar yarattığını savunuyor ve özellikle Almanya’daki yetersiz istihdam ve büyümenin küreselleşmeden değil, Hıristiyan Demokrat Parti’nin politikalarından kaynaklandığını savunuyor (Oskar Lafontaine,Christa Müller, 1998) Aynı yaklaşımı savunan bir diğer kitap da “Globalleşme Yalanı” adını taşıyor (Rainer Zugehör, 1998). Kısacası, küreselleşmeyi tüm sorunların kaynağı olarak gören yaklaşım ile kaçınılmaz ve tümüyle yararlı bir süreç olarak gören yaklaşımın ortak noktası ikisinin de çok karmaşık bir süreci basite indirgemeleridir.

Günümüzde gelişmiş ülkelerin ekonomik ve sosyal politikalarını etkileyen üç ana değişken teknolojik gelişme, küreselleşme, demografik değişim olarak sıralanabilir. Demografik değişimin analizi görece kolaydır. Hemen hemen tüm gelişmiş ülkelerde bir süredir doğal nüfus artışı durmuş ve nüfus belirli bir düzeyde durağanlık kazanmıştır. Bu, aynı zamanda nüfusun yaşlanması anlamına gelmektedir. Tıbbi bilginin artışı, sağlık hizmetlerinin gelişmesi, gelir düzeyinin yükselmesiyle birlikte sağlıklı beslenme, sağlıklı konut vb. sayesinde yaşam süresi uzamıştır. Dolayısıyla toplam nüfus içinde genç nüfusun payı düşmekte, yaşlı nüfusun payı yükselmektedir. Medyan yaş (nüfusu tam ikiye bölen yaş) Türkiye’de 21-22 iken AB ortalaması 35-36’dır. Yaşlı nüfusun payının yükselmesi özellikle emeklilik ve sağlık sigortalarının yükünü artırmaktadır. Özellikle Avrupa ülkelerinde bu iki sigorta kamusal finansman alanı içinde olduğundan devlet harcamaları üzerinde artan bir yük yaratmaktadır. Her ne kadar bazı kısıtlayıcı, daraltıcı adımlar atılıyorsa da, bu ülkelerde kamusal sigorta sistemleri ayaktadır ve vazgeçilmesi düşünülmemektedir.

Küreselleşmenin değişik yönlerine geçmeden teknolojik gelişme üzerinde de kısaca durmak gerekmektedir. Burada öncelikle kastedilen elektronik alanındaki gelişmelerdir. Bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler ve internetin yaygınlaşması iletişim alanında bir devrim yaratmıştır. Bu devrimle bilginin,

a) üretilmesi,

b) iletilmesi,

c) saklanması (muhafaza edilmesi)

konularında büyük olanaklar doğmuştur. 20-30 yıl önce haftalar gerektiren bilgiler bir saati bulmayan süre içinde üretilebilmekte, işlenmektedir. Geçmişte ciltler tutan veriler bir disket ya da CD-Rom üzerinde saklanabilmekte ya da eşanlı olarak dünyanın dört bir tarafındaki yüzlerce kişiye gönderilebilmektedir.

İletişimin hızı artmış, ulaştığı alan büyümüş, buna karşılık maliyetleri düşmüştür. Örneğin New York – Londra arasında 3 dakikalık bir telefon konuşması (1990 fiyatlarıyla) 1930’da 250 $, 1950’de 50 $ iken 1990’da 3.32 $’a düşmüştür (Siebert, 1997). Haberleşmede uydudan yararlanma maliyetleri daha da kısa bir dönemde büyük bir düşüş göstermiştir. Benzer biçimde her türlü ulaşım maliyetlerinde önemli düşüşler gerçekleşmiştir.

İletişim teknolojisindeki atılımların, gerek iletişim, gerek ulaşım maliyetlerindeki çarpıcı düşüşün küreselleşmeyi hızlandırdığı kesindir. Bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler tasarımdan üretime, finansmandan tanıtıma kadar tüm alanları köklü biçimde etkilemiştir. Teknolojik gelişmelerden uygulamada ilk

yararlanan çoğu kez büyük özel firmalar olmuş, kamu kuruluşları onları izlemiştir. Günümüzde tüm üretim birimleri kararlarını,

a) daha fazla bilgiye dayanarak,

b) daha geniş bir alana egemen olarak,

c) daha hızlı,

d) daha isabetli

alabilmektedirler. Bu da firmaların gücünü artırmakta, teknolojik yenilikleri hızla uygulayanların uluslararası rekabette öne geçmesini sağlamaktadır.

Teknolojik ilerleme kapitalist sermaye birikim sürecinin önemli bir yönüdür. Yoğun uluslararası rekabet ve pazar kavgası firmaları yeni yöntemler, yeni ürünler bulmaya itmektedir. Gelişmiş ülkelerde araştırma-geliştirme harcamalarında özel firmaların payı üniversitelerin ve kamu kuruluşlarının payından daha yüksektir.

Teknolojik ilerleme ile emekgücünün üretkenliği yükselmekte, birim maliyetler düşmektedir. Öte yandan emekgücünün bir bölümü âtıl ve sonuçta işsiz kalmakta, işini koruyabilenlerin ise artan üretkenlikten pay alma şansı doğmaktadır. Emekgücü piyasasını ve endüstri ilişkilerini teknolojik gelişme kadar küreselleşme de etkilediğinden şimdi küreselleşme üzerinde daha geniş biçimde durmakta yarar vardır.

Küreselleşmenin Çeşitli Yönleri

Küreselleşmeden söz edilmesine olanak veren ya da dayanak oluşturan gelişmelerden en önemlileri şunlardır :

1) Dünya Ticaretinin Gelişmesi : Ülkelerarası ticaretin hızlı artışı ulusal pazarlardan dünya pazarına yönelişi ifade eder. Tablo 1 20.yüzyılın son çeyreğinde dünya toplam üretiminin gelişimi ile toplam dışsatım düzeyinin gelişimini karşılaştırmaktadır. 1980’lerin başındaki durgunluğun etkisiyle gerek üretim, gerek dışsatım artışında bir yavaşlama görülmektedir. Ancak 1980 öncesinde ve 1985 sonrasında dışsatımın artış hızı toplam üretimin artış hızının iki katını aşmıştır. Bu aynı zamanda dışsatımın toplam üretime oranının yükselmesi demektir.

Tablo 1:

Dünya Ekonomisi

(Ortalama Yıllık Gelişmeler, %)

Dünya Reel GSYİH

İhracat Hacmi

Dünya Doğrudan Yabancı Yatırım Akışları

1973-80

3,6

4,6

14,8

1980-85

2,6

2,4

4,9

1985-94

3,2

6,7

14,3

Kaynak : (Rodrik,1999).

Uzun dönemli bakıldığında 1950 sonrasında dünya dışsatımının dünya üretimine oranı ciddi bir artış göstererek iki katını aşmıştır. Benzer bir trend 19.yüzyılda da yaşanmıştı. Dolayısıyla kapitalizmin uzun dönemli bir eğilimiyle karşı karşıya bulunduğumuz açıktır. Dünya dışsatımının dünya üretimine oranı 1820’de % 1 iken 1870’te % 5’e, 1900’de % 7,1’e çıkmıştı. 1913’te % 8,7 olan oran 1929’da %9’a ulaştı ve Büyük Kriz’le birlikte geriledi. 1950’ye gelindiğinde oran %7 idi. 1950 sonrası Batı ülkelerindeki gelişme ile birlikte oran tırmanışa geçti, 1965’te % 9,1’e, 1980’de % 11.5’e, 1995’te %15’e ulaştı (Oskar Lafontaine – Christa Müller, 1998). Bu açık gidiş karşısında gözden kaçırılmaması gereken noktalar da vardır. Birincisi, son oran tersinden okunacak olursa, dünya üretiminin %85’inin iç pazara yönelik olduğu anlaşılır. Dolayısıyla ülkeler arası ticaretin göreli artışını bundan sonra da sürdürmesi beklenir. Ancak bu artış trendi gelecekte aynı hızla sürmeyebilir. İkinci nokta da, dış ticarete açıklığın benzer ülkeler arasında önemli farklar gösterdiğidir. Örneğin ABD için dış ticaretin göreli önemi Almanya’ya göre önemli bir ölçüde daha düşüktür. Doğu Bloku döneminde de Macaristan için dış ticaretin göreli önemi diğer Doğu Bloku ülkelerine göre hayli yüksekti. Bu farklılığa karşın uzun dönemli trendlerin tüm ülkeleri benzer biçimde etkilediği görülmektedir. Tablo 2’den 20. yüzyıl başında gelişmiş ülkelerin dış ticarete oldukça açık oldukları, 1929 Büyük Bunalımı ve II. Dünya Savaşı dönemlerinde içe döndükleri, 1950’lerden itibaren dışa açıldıkları anlaşılmaktadır.

Uluslararası ticaretin önemli ölçüde artışına karşın, günümüzde toplam uluslararası ticaretin %75’e yakın bir bölümü OECD ülkeleri arasında gerçekleşmektedir. AB ülkeleri ticareti incelendiğinde, bu ülkelerin son otuz yılda AB dışındaki ülkelerle olan ticaretindeki artışın marjinal düzeyde kaldığı görülür (Giddens, 1998).

Tablo 2:

Dış Ticaretin (Dışalım artı Dışsatım)

GSMH’ye Oranı (%, Cari Fiyatlarla)

1913

1950

1973

1995

ABD

11.2

7.0

10.5

19.0

Almanya

35.1

20.1

35.2

38.7

Fransa

35.4

21.2

29.0

36.6

Hollanda

103.6

70.2

80.1

83.4

İngiltere

44.7

36.0

39.3

42.6

Kaynak: David Held, 2000. 1913-73 verileri Maddison, A. (1985), “Growth and Slowdown in Advanced Capitalist Economies: Techniques of Quantitative Assessments”, Journal of Economic Literature, Vol. 25, No.2’den; 1995 verileri OECD, National Accounts, 1997’den.

Ülkelerarası ticaretin gelişmesi tümüyle kendiliğinden gerçekleşmiş değildir. 1947’de kurulan Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’nın (GATT) ana hedefi dış ticaretin liberalizasyonu (somut olarak miktar kısıtlamalarının kaldırılması, gümrüklerin düşürülmesi, korumacı önlemlerin azaltılması vb.) idi. Gelişmiş ülkelerin çoğu, ama özellikle ABD bu yönde aktif rol oynadı. IMF gibi uluslararası kuruluşlar da aynı yönde etkide bulundu.

Son yıllarda GATT’ın yerine geçen Dünya Ticaret Örgütü (WTO) aynı misyonu sürdürmektedir. Ancak bu örgütün ülkelerarası ticaretin sosyal ve çevresel standartlar konusuna önem vermeyişi önemli bir eleştiri konusudur.

Dış ticarette serbestleşmenin gelişme sürecini nasıl etkilediği tekil ülkeler temelinde incelenmesi gereken bir sorudur. Dış ticarette serbestleşmenin ve dışa açılmanın gelişme performansını olumlu etkilediği ülkeler bulunduğu gibi, olumsuz etkilediği ülkeler de az değildir. Ancak 1980’lerden bu yana egemen olan neo-liberal yaklaşım dış ticarette serbestleşmenin olumlu etkilerini abartmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin serbest dış ticarete geçişleri yönünde özellikle ABD ve IMF’nin yönlendirmeleri etkili olmuştur. “Sınırsız bir korumacılık çoğunlukla ülkelerin işine yaramazken, ticareti hızla liberalleştirme de aynı şekilde işe yaramadı” (Stiglitz, 2002.)

2) Ülkelerarası Yatırımların Artışı : Küreselleşme sürecinin belki de en önemli yönü uluslararası yatırımların hızlı artışıdır. Tablo 1 “doğrudan yabancı yatırımlar”ın yıllık artış hızının 1973-80 ve 1985-94 dönemlerinde %15’e yaklaştığını göstermektedir. Bu oran dünya üretim artışının 4 katını, dünya dışsatım artış hızının da 2 katını aşmaktadır. 1980’lerin başındaki durgunluğa karşın, 1980-85 döneminde bile doğrudan yabancı yatırımların yıllık artış hızı % 5 dolayındadır.

Günümüzde halâ uluslararası yatırımların büyük bölümü gelişmiş ülkeler arasındadır. Örneğin en çok dış yatırım alan ülke ABD’dir. Ancak gelişmekte olan ülkelere yönelik doğrudan yatırımların oranı bazı yıllarda yükselmektedir. Bu grupta başı çeken ülke Çin’dir. Örneğin 1998’de ABD’ye giden doğrudan yabancı yatırım 193 milyar $ iken, Birleşik Krallık’a 63 milyar $, Çin’e ise 45 milyar $ akmıştı. Toplam yatırım içinde Afrika ülkelerine giden pay yalnızca % 1,3’tü (The Economist, 1999). Çin’e giden yatırım daha sonra yılda 100 milyar $’ı aşmıştır.

Ülkelerarası yatırım akışlarının itici gücü beklenen kâr oranlarındaki farklılıklardır. Belirli ülkelerde çeşitli maliyetlerin (özellikle işçilik maliyetlerinin) yüksekliği ya da talep karşısında yeni üretim kapasitesine gerek olmayışı yatırımları dışarı itebilir. Aynı şekilde “katı” çevre standartları ve “geniş” sosyal haklar da bir kaçış nedeni olabilir. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerde gelir düzeyinin ve talebin artışı da bu ülkelere çekici birer pazar niteliği kazandırır. Sayılan nedenler yanında iletişim ve ulaşım olanaklarındaki gelişmelerin de bir payı olduğu kesindir.

Uluslararası sermaye hareketleri içinde doğrudan yatırımların artışı kadar önemli bir gelişme de finansal akışkanlığın son derece yükselmiş olmasıdır. Elektronik devrimin de etkisiyle bir günde hareket eden sermaye artık trilyon dolarla ifade edilen düzeylere yükselmiştir. Finansal mobilitenin yükselişi spekülatif hareketleri artırmış ve bunların yaratacağı olumsuz etkileri büyütmüştür. Bazı yazarların “kumarhane kapitalizmi” dedikleri, belirsizliği yüksek, istikrarı zayıf bir tablo ortaya çıkmıştır. Finansal hareketlere çok açık, zayıf ekonomiler için bu tablo ciddi bir kriz kaynağı oluşturmaktadır. Doğu Asya ve Rusya krizleri sorunun büyüklüğünü kanıtlamıştır.

Finansal akımların çok hızlı bir biçimde gelişmesinde bu piyasaların serbestleştirilmesinin önemli bir rolü oldu. Stiglitz’e göre “ekonomik büyümeyi teşvik ettiğini gösterir hiçbir kanıt olmamasına karşın sermaye piyasasını liberalleştirme politikası ülkelere dayatıldı” (Stiglitz, 2002, s. 38).

3) Üretimin Küreselleşmesi : İletişim ve ulaşım olanaklarındaki büyük gelişme üretim sürecinin örgütlenişinde yeni fırsatlar ve seçenekler yarattı. Bir yandan Fordist kitlesel üretimden uzaklaşılarak bir ürünün farklı tiplerini küçük ölçeklerde üretme olanağı, öte yandan üretimin farklı aşamalarını dünyanın farklı bölgelerinde gerçekleştirme olanağı doğdu. Görece basit örnek olarak, Amerikan bankalarının belirli bilgisayar işlemlerinin İrlanda’da gerçekleştirilmesi ya da bazı Alman firmaları için aynı işlemlerin Hindistan’da yapılması anılabilir. Yine basit bir örnek olarak, Almanya’da yetişen arpadan bira üretmek yerine arpanın Güney Amerika’ya gönderilmesi ve orada üretilen biranın yeniden Almanya’ya getirilmesinin daha ucuza geldiği belirtilebilir.

Bir dönem Clinton’ın çalışma bakanlığını da yürüten Prof. Robert Reich’in örnekleri ise daha çarpıcıdır (Reich, 1993). Reich bir spor arabanın İtalya’da tasarlanıp Japonlar tarafından finanse edilip Amerika, Fransa veya Meksika’da montajının yapılabildiğini belirtip şöyle bir örnek vermektedir : Bir Amerikalı 10 000 $ ödeyerek General Motors firmasından bir araba aldığında, bu paranın 3 000 doları montaj işlemleri için Güney Kore’ye, 1 750 doları ileri teknoloji içeren parçalar için Japonya’ya, 750 doları model ve tasarım için Almanya’ya, 400 doları daha küçük parçalar için Tayvan veya Singapur’a, 250 doları pazarlama ve reklam için İngiltere’ye, 50 doları bilgiişlem için İrlanda veya Barbados’a gitmektedir. 4 000 dolardan az bir bölümü de ABD’de kalmakta, çeşitli mal ve hizmetlere gitmektedir.

Reich’ın verdiği örnek çok çarpıcı olmakla birlikte, unutulmaması gereken nokta şudur: Üretimin temeli halâ ulusaldır ve dış ticaretin payı halâ çok sınırlıdır. 1990’lı yılların ortalarında dışsatımın GSMH’ye oranı Japonya’da, ABD’de ve AB’de %12’nin altındaydı (Weiss, 1997).

Daha önce de belirtildiği gibi, firmalar karar alma süreçlerinde giderek daha geniş bir alana egemen olmaktadırlar. Bu egemenlik girdilerin sağlanmasından üretimin örgütlenişine, stoklama ve pazarlamaya kadar tüm aşamaları kapsamaktadır. Bu durum firmalara yeni olanaklar sağlamaktadır. Firmalar kâr maksimizasyonu amacıyla davranırken küresel düzeyde tüm seçenekleri değerlendirme ve ona göre karar alma yoluna gitmektedirler. Bu, firmaları emekgücü ve sendikalar karşısında daha güçlü bir konuma getirmektedir. Yüksek ücret talepleri karşısında firmalar üretimi işçilik maliyetinin düşük olduğu ülkelere kaydırabilmektedirler. Firmalar benzer bir tepkiye vergilerin ve diğer kamusal kesintilerin yüksekliği gerekçesiyle de başvurabilmektedirler. Firmalar küresel rekabet gerekçesiyle üzerlerindeki vergilerin düşürülmesi için yoğun çaba göstermekte ve çoğu kez başarıya ulaşmaktadırlar.

Üretimin küresel düzeyde örgütlenişinin sonuçlarından biri de şirketlerarası bütünleşmelerdir. Daha yaygın olan “yatay entegrasyon”dur (aynı işi yapan firmaların birleşmesi). Son yıllarda ilaç endüstrisi ve otomotiv sanayii gibi alanlarda birçok şirket evlenmesi yaşanmıştır. Otomobil üretiminde dünya genelinde 1960’lı yıllarda 60 kadar firma varken bu sayı günümüzde 20’nin altına düşmüştür ve ilerde 10’un altına düşeceği ileri sürülmektedir. Bu gelişmeyle birlikte ulusötesi şirketlerin gücü artmakta, bu da özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından sorun yaratmaktadır.

Küreselleşme ile ilişkisine değinilmesi gereken bir gelişme de bölgesel işbirliği ve bütünleşmelerdir. Avrupa Birliği, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA), Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) bu konuda başlıca örneklerdir. Bazı yazarlar bu örneklere dayanarak gerçek bir küresel pazarın henüz oluşmadığını ve küreselleşme yerine bölgesel işbirliklerinin egemen olduğunu savunmaktadır. Tam bir küresel pazarın oluşmadığı ileri sürülebilirse de, bölgesel bütünleşmeler ile küreselleşmenin çeliştiğini söylemek zordur. Tersine şirket birleşmeleri gibi bölgesel işbirliği modelleri de küreselleşmenin getirdiği bir olgudur. Bu modellerin ortak noktası ulusötesi ekonomik işbirliği ya da bütünleşmenin örnekleri olmaktır. Küreselleşme süreci ülkeleri bu tür modellere yöneltmektedir.

Küreselleşme ve Teknolojik Değişimin Üretim Sürecine Etkileri

Teknolojik ilerlemenin emekgücü verimliliğini yükselttiğine, ancak sermaye yoğun teknolojilere kayışın işsizliği artırdığına daha önce de değinilmişti. Yatırımların yabancı ülkelere kayması da kuşkusuz istihdamı olumsuz etkilemektedir. Tablo 3’te çeşitli gelişmiş ülkelerde son yıllardaki işsizlik oranları görülmektedir. Dikkati çeken noktalardan birincisi, iki istisna (İsviçre, Hollanda) dışında tablodaki ülkelerin tümünde işsizliğin % 4’ün üzerinde olması, üstelik Fransa, Almanya ve İtalya gibi Avrupa’nın büyük ekonomilerinde %10’un üzerinde olmasıdır. Dikkati çeken ikinci nokta, işsizliğin son yıllarda ülkelerin büyük bölümünde çok sınırlı bir gerileme göstermiş olmasıdır. Bugünkü koşullar altında özellikle Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya’da işsizliğin ciddi bir sorun olmayı sürdürmesi beklenmektedir. Yüksek işsizlik işgücünün etkin kullanılamaması ve yarattığı sosyal sorunlar dışında, işsizlik sigortası sisteminin yükünü de artırmaktadır.

Tablo : 3

Gelişmiş Ülkelerdeki İşsizlik Oranları (%)

1996 Başı

1998 Başı

2000 Başı

2002 Sonu*

ABD

5,5

4,7

4,0

5.7

Almanya

11,1

11,5

10,1

9.9

Avustralya

8,4

8,2

6,8

6.0

Avusturya

7,3

7,3

4,2

4.2

Belçika

13,7

12,5

11,3

11.9

Britanya

7,9

4,9

5,9

5.3

Danimarka

9,1

7,1

5,4

5.3

Fransa

11,8

12,1

10,6

9.0

Hollanda

7,1

4,9

2,7

2.4

İspanya

22,8

19,8

15,0

11.2

İsveç

7,7

6,4

6,2

4.2

İsviçre

4,6

4,6

2,6

3.0

İtalya

12,6

12,0

11,1

9.0

Japonya

3,3

3,6

4,6

5.4

Kanada

9,6

8,5

6,8

7.6

* Eylül ve Ekim verileri.

Kaynak : The Economist (ilgili yıllar).

Teknolojik gelişme özellikle düşük eğitimli ve niteliksiz emek talebini düşürmektedir. Ancak diplomalı işsizlik de geçmiş dönemlere göre önem kazanmıştır. İşsiz kitle içinde gençlerin oranı geçmişe göre daha yüksektir. Benzer biçimde uzun süreli işsizlerin toplam içindeki payı da geçmişe göre daha yüksektir, bu da sorunun ciddiyetini artırmaktadır.

Teknolojik ilerleme bir yandan niteliksiz emekgücünü dışlarken, öte yandan belirli işler için gerekli eğitim ve nitelikleri yükseltmektedir. Bu durum ücretli sınıf içinde önemli gelir ve statü farkları yaratmaktadır.

Teknolojik ilerleme ile birlikte kısmi çalışma (part-time) yaygınlaşmaktadır. Kısmi çalışmanın yaygınlaşması sendikal örgütlenmeyi olumsuz etkilemektedir.

Teknolojik ilerleme ve küreselleşme ile gelen rekabet baskısı gerekçesi ile sermaye çevrelerinin emekgücünün istihdamında esneklik talepleri güçlenmekte ve yaygınlaşmaktadır. Esneklik talepleri farklı biçimlerde dile getirilmektedir. En yaygın olanları, işe alma ve işten çıkarmada, bir diğer deyişle istihdam düzeyinde esneklik ile çalışma sürelerinde esnekliktir (örneğin talebin, dolayısıyla üretimin yüksek olduğu dönemde daha uzun süre, talebin düşük olduğu dönemlerde de daha kısa süre çalışılması gibi). Avrupa’da birçok toplu sözleşmede sendikalar işçi çıkartılmasını önlemenin karşılığı olarak çalışma sürelerinin esnekleştirilmesini kabul etmek durumunda kalmışlardır.

Son dönemde yaygınlaşan ve işçilerle sendikaları zor durumda bırakan bir gelişme de taşeron uygulamasının yaygınlaşmasıdır. Sermayedarlar daha önce tek firma içinde yürütülen işlerin bir bölümünü alt işverenlere aktararak hem ücretlerin düşürülmesini, hem de sendikaların zayıflamasını sağlamaktadırlar.

Sermaye kesimi ve kökten piyasacı sözcüler sendikaların yalnızca işyerinde değil, tüm ekonomi ve politika düzeyinde de zayıflatılmasını öngörmektedirler. Bu amaçla emekgücü piyasasının serbestleştirilmesini ve emekten yana kuralların gevşetilmesini ya da kaldırılmasını (deregülasyon) savunmaktadırlar. Böyle bir gelişmenin sendikalı işçilerin ücretlerini ve sendikaların gücünü olumsuz etkileyeceği açıktır. Sermaye kesiminin bu stratejisi politik iktidar tarafından benimsendiği takdirde önemli bir başarı sağlamaktadır. Örneğin İngiltere’de 1979’da 12 milyon olan sendikalı işçi sayısı 1990’larda 8 milyonun altına düşmüştür. Üye sayısındaki bu düşüş dışında ilgili mevzuatta yapılan birçok önemli değişiklik de sendikaların gücünü azaltmıştır.

Sermaye kesimi küreselleşme ve artan uluslararası rekabeti gerekçe göstererek sosyal güvenlik sisteminin daraltılmasını ve sosyal korumanın da azaltılmasını talep etmektedirler. Bu konuya devletle ilgili aşağıdaki altbölümde değinilecektir.

Amerikalı iktisatçı Luttwak, günümüz ekonomisinin eşitsizliği artıran işleyişini şöyle ifade ediyor : “Etkinlik; akışkanlık, esneklik ve dinamizm gerektiriyor. Kimi insanlar için bu bir şans, ama çoğunluk için bu bir kayıp anlamına geliyor. Bugün toplum seçkinlere olağanüstü olanaklar sunuyor, ancak artan sayıda insan buna yetişemiyor.” (Luttwak, 1999). Gerçekten de istatistikler ABD’de ve İngiltere’de gelir dağılımının bugün 1980 öncesine göre daha bozuk olduğunu ortaya koyuyor.

Çeşitli sektörler küreselleşmeden farklı biçimde etkilenmektedir. Küreselleşmeden dolayı kayba uğrayanlar arasında daralan sektörlerde yer alanlar bulunmakta, kazançlı çıkanlar da uğraşı alanları genişleyenler olmaktadır. Kazananlara ve kaybedenlere daha genel olarak bakıldığında örgütlenme yeteneği bakımından bir asimetri göze çarpmaktadır (Prinz / Beck, 1999). Büyük sermaye ve devlet karşısında işsiz kalanların ve gerçek ücretleri düşenlerin örgütlü tepkileri çoğu kez zayıf kalmaktadır.

Küreselleşme ve Devlet İlişkisi

Küreselleşmenin devlet ve politik süreçlerle ilişkisi ekonomik boyutlara göre daha da karmaşıktır. Küreselleşmenin gelişmiş ülkelerdeki etkileri ülkelerin politik güç dengelerine ve kurumsal yapılarına bağlı olarak farklılık göstermektedir. Örneğin bir önceki altbölümde değinildiği gibi, sermaye kesimi ve kökten piyasacılar ekonomiye devlet müdahalesinin azaltılmasını, kamu ekonomik girişimlerinin özelleştirilmesini, kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesini (paralı hale getirilmesini), sosyal devletin ve sosyal korumanın daraltılmasını savunmaktadırlar. Bu taleplerin gerçekleşme dereceleri ülkelerin somut koşullarına göre farklı olmuştur. Örneğin kamu ekonomik girişimlerinin özelleştirilmesi hemen hemen tüm ülkelerde geniş biçimde uygulanmıştır. Kamu hizmetlerinin (örneğin sağlık, eğitim) ticarileştirilmesi ise sınırlı kalmıştır.

Sosyal devletin daraltılması talebi de çoğu ülkede geniş bir uygulama alanı bulamamış, ancak belirli programlarda bazı daraltmalar ya da indirimlere gidilmiştir. Şu noktayı vurgulamakta yarar vardır : özellikle Avrupa’daki gelişmiş ülkelerde sosyal devletin kurumları ve temelleri sarsılmış değildir. Kimi kökten piyasacılar ile kimi ortodoks solcuların ileri sürdüğü sosyal devletin öldüğü ya da sosyal devletin devrini tamamladığı iddiaları gerçek dışıdır, örneğin özellikle Batı Avrupa’da işsizlik sigortasının ya da kamusal sağlık sigortasının kaldırılması gündeme gelmemiştir. Tartışılan ve bir ölçüde uygulama konusu olan sürelerin ya da ödeme tutarlarının değiştirilmesidir. Sosyal devletle ilgili bir tartışma, daha doğrusu bir politik mücadele yaşanmaktadır, bu da doğaldır. Sosyal devlet geçmişte toplumsal mücadele ile kurulmuştur, bugün de Avrupa ülkelerinde geniş bir toplumsal desteğe sahiptir.

Küreselleşmenin gerek dış ticaretin, gerek yatırımların ve finansal hareketlerin serbestleşmesi ile ilgili yönü, devletlerin iktisat politikası alanındaki gücünü zayıflatmaktadır. Bir başka deyişle, uluslararası piyasalar karşısında devletin müdahale gücü azalmaktadır. “Küreselleşme bir yandan ekonomi düzleminde toplumların içinde ve ülkelerin arasında varolan ekonomik çelişkileri derinleştirirken, bir yandan da çelişkileri giderme işlevi olan ulus-devletin işlevlerini elinden alıyor, çelişkileri hafifletebilecek politika araçlarını yok ediyor” (Kazgan, 2002, s. 254). Bu, gelişmekte olan ve çoğunlukla ağır borç yükü altındaki ve dışa bağımlı ülkeler için daha da ciddi bir sorundur.

Ülkelerarası ticaretin ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi gelişmekte olan ülkelerde devletin piyasa mekanizmasına ve giderek gücü artan ulusötesi şirketlere müdahale şansını azaltırken, ayın zamanda politik sürecin ekonomik süreç karşısında zayıflaması sonucunu yaratmaktadır. Bu, bir anlamda demokrasinin zayıflaması demektir (Peter Wahl, 2000). Eğer ülke içinde sosyal devletin zayıflaması da söz konusu ise, bunun da demokrasiyi zayıflatacağı açıktır. Küreselleşen piyasaların ve ulus ötesi şirketlerin etkisi artarken, ulus devletin gücü zayıflamakta, demokratik süreçlerin etki alanı daralmaktadır.

Küreselleşme gelişmekte olan ülkelerde devletin piyasa mekanizmasına müdahale gücünü azaltsa bile ortadan kaldırmamıştır, tersine daha bilinçli, temel müdahaleler yapma gereksinimini yaratmıştır. Gelişmekte olan ülkelerde devletin bilinçli, tutarlı, stratejik nitelikte müdahalesi olmadan istikrarlı bir büyüme, bölgeler ve sınıflar arasında adil bir dağılım sağlanamaz. Ulus devletin bittiği iddiası geçersiz bir abartıdır. Dışa açılmanın başarılı bir biçimde gerçekleştirilmesinde de devlete kritik bir rol düşer. “Dışa açılma kendi başına, sürdürülebilir ekonomik büyüme yaratmak için güvenilir bir mekanizma değildir. Ekonomik büyümenin temel belirleyicileri fiziksel sermaye, insan sermayesi ve teknolojik gelişme birikimidir... Gelişmekte olan uluslar dünya ekonomisinde küresel pazarların ya da çok taraflı kurumların belirlediği şartlarla değil, kendi şartlarıyla yer almalılar” (Rodrik, 1999).

Küreselleşme Sürecine Küresel Düzeyde Müdahale Mümkün mü?

Daha önce de belirtildiği gibi, küreselleşme tümüyle bağımsız ve kendiliğinden işleyen bir süreç değildir. Başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerin ve başta IMF, GATT (sonra WTO) olmak üzere belirli uluslararası kuruluşların politikaları küreselleşmeyi hızlandırmıştır. Bu süreçte kuşkusuz zaman zaman gelişmiş ülkeler arasında da bazı çelişkiler, sorunlar yaşanmıştır. Bazen AB ile ABD, bazen Japonya ile ABD, bazen de Fransa ile ABD arasında çıkar uyuşmazlıkları yaşanmıştır.

Bugünkü küresel ekonomik düzende ABD egemen konumdadır. “ABD istediği her şeyi yapamaz, ama pratikte onun onayı olmaksızın da hiçbir şey gerçekleşemez” (Soros, 2002, s. 150). Daha önce de belirtildiği gibi küreselleşme sürecinin yönlendirilmesinde bugün ABD yanında IMF, WTO gibi kuruluşlar baş rolü oynamaktadırlar. Bu kuruluşlara “yalnız zengin sanayi ülkeleri değil, bu ülkelerdeki ticari ve finansal çıkarlar da hükmediyor, doğal olarak bu kuruluşların politikaları da bunu yansıtıyor” (Stiglitz, 2002, s. 40). Stiglitz’e göre bu düzen “küresel devletsiz küresel yönetim” diye adlandırılabilir.

Bu tablo karşısında yapılabileceklere üç açıdan kısaca değinilecektir: Küresel düzeyde düzenlemeler, ulus devlet düzeyinde önlemler ve politikalar, sivil toplum kuruluşlarının rolü.

1996’da New York’ta toplanan Sosyalist Enternasyonal’in 20. Kongresi’nin deklarasyonu’nda şu ifadeler yer almaktaydı : “ Küreselleşme... bugünkü dünya ekonomisinin temel eğilimidir. Bu hem kaçınılmazdır, hem de bazı yönleri ile olumludur... Fakat küreselleşmenin mali karmaşa, dengesiz gelişmeler, artan eşitsizlik, yüksek işsizlik oranı, sosyal sorunlar ve huzursuzluklar gibi olumsuz etkilerini dengelemek için yeni bir Ortak Sorumluluk Sistemine gerek vardır” (XX. Sosyalist Enternasyonal Kongresi, 1996). Sosyalist Enternasyonal bu deklarasyonla IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’nün yeniden düzenlenmesini, Birleşmiş Milletler’de bir Ekonomik Güvenlik Konseyi’nin oluşturulmasını, gelişmekte olan ülkelere ekonomik yardımın artırılmasını ve Birleşmiş Milletler tarafından belirlenmiş olan hedefe uygun olarak gelişmiş ülkelerin GSMH’sinin % 0,7’sine yükseltilmesini, para piyasalarındaki spekülatif hareketleri azaltıcı önlemler alınmasını vb. önerdi.

Sosyalist Enternasyonal’in 1996’da açıklanan bu yaklaşımının yaşama geçirilmesinde bugüne kadar yol alındığı pek söylenemez. Bu noktada Oskar Lafontaine’in özeleştirisi çok yerindedir: Sosyal demokrat harekette uluslararası işbirliği dillerden düşmemektedir, ancak sosyal demokratlar hükümet ettiklerinde, ulusal çıkarların temsilcisi olarak davranmaktadırlar (Lafontaine, 1998).

Küreselleşme gerçekten yeni bir yönetim düzenine gereksinim göstermektedir. Bunun bir küresel devlet olması söz konusu değildir, ancak “ekonomik küreselleşme mantıksal olarak, söz konusu meydan okumaya yanıt verebilecek bir dünya politik sisteminin, sosyal uzlaşmaları yönetebilecek bir iktidar sisteminin kurulmasını gerektirmektedir (Amin, 1997, s. 22).” Samir Amin’e göre IMF, WTO gibi kuruluşlar tasfiye edilmeli ve küresel ekonomiyi yönetmek için yeni bir sistem ve yeni örgütler kurulmalıdır.

Böyle bir dönüşümün gerçekleşmesinin kolay olmadığı açıktır. Bugünkü sistemden yararlananların böyle bir dönüşüme öncülük etmelerini beklemek gerçekçi olmaz. Bu konuda belki de en gerçekçi bakışı Soros dile getirmektedir: “Bugün uluslararası işbirliğinin önündeki başlıca engel ABD’dir. Egemenliğini zayıflatacak herhangi bir uluslararası düzenlemenin kararlı biçimde karşısındadır” (Soros, 2002, s.) ABD’nin tutumuna Kyoto Protokolü’nden Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne kadar bir çok örnek verilebilir.

Küreselleşmenin olumsuz etkileri karşısında tekil ülkelerin izleyeceği yaklaşıma önceki altbölümde kısaca değinilmişti. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin piyasa mekanizmasının ve ulusötesi şirketlerin gücü karşısında gerçekçi ve tutarlı politikalara gereksinimi vardır. Ancak tekil ülkeler düzeyinde yapılabilecekler sınırlıdır. Denetimsiz bir küreselleşmenin ve yoğunlaşan rekabetin çevre üzerinde olumsuz etkiler yaratması, sosyal haklar ve çalışma koşulları ile ilgili standartları aşağıya çekmesi yüksek bir olasılıktır. Alınacak önlemler ancak uluslararası düzeyde etkili olabilirse, sonuç alınabilir. Küreselleşmeyi durdurmak ya da geri çevirmek gibi bir hedef gerçekçi değildir. Hedef küreselleşmeyi denetlemek ve yönlendirmek olabilir. Kabul etmek gerekir ki, bu hedefe kısa dönemde ulaşılması da pek kolay değildir. Ancak uluslararası düzeyde etkin çabalar hedefe ulaşmayı kolaylaştırabilir. Uluslararası işbirlikleri yaşamsal önem taşımaktadır. Örneğin Uluslararası Özgür Sendikalar Konfederasyonu’nun (ICFTU) Nisan’da Güney Afrika’da toplanan genel kurulunun teması “Sosyal Adaletin Küreselleşmesi” idi.

Çevre, sosyal haklar ve sosyal adalet konularında asgari standartlar uluslararası düzeyde benimsenip tüm ülkelerde uygulamaya konmadıkça, küreselleşmenin olumsuz etkilerini azaltmak güç olacaktır. Ünlü iktisatçı Tobin’in spekülatif finansal hareketleri engellemek için önerdiği verginin başarısının koşulu da küresel düzeyde uygulanmasıdır. Bu verginin bir numaralı savunucusu merkezi Fransa’da olup onbinlerce üyesi bulunan, neo-liberal küreselleşmenin en etkili eleştiricilerinden ATTTAC’dır.

Küreselleşme ile ilgili sorunlardan biri de “vergi cenneti” niteliğindeki küçük ülkelerin oynadığı roldür. Bu ülkeler tüm diğer ülkelerin vergileme gücünü zayıflatmaktadır. Tek tek ülkelerin bu olgu karşısında yapabilecekleri sermayenin uluslararası düzeyde yüksek akışkanlığı nedeniyle sınırlıdır. Dolayısıyla uluslararası bir işbirliği ve politik baskıya gereksinim vardır (Alfred Pfaller, 2000).

Uluslararası işbirliğinde sivil toplum örgütlerinin önemli bir rolü olması kaçınılmazdır. Öncelikle sendikaların uluslararası dayanışması büyük önem taşımaktadır. Örneğin çocuk işçi çalıştırma ya da sigortasız işçi çalıştırma gibi konularda uluslararası standartların yerleştirilmesinde uluslararası sendikal hareket, insan hakları örgütleri öncü rol oynayabilir. Örneğin esas olarak ulusötesi şirketlerin ve ABD’nin çıkarlarına göre düzenlenmiş olan Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI) girişiminin başarısızlığa uğramasında bazı gelişmiş ülkeler yanında belirli sivil toplum örgütleri de etkili olmamıştır.

Çeşitli sorunlarla ilgili uluslararası ağlar (network) oluşturmak da zaman içinde artan bir önem kazanacaktır. Bugün çevre konularında bu gibi ağlar vardır. Yeşil Barış, Mayınları Yasaklama Uluslararası Kampanyası vb. kendi alanlarında önemli bir etki yaratmaktadır.

Uluslararası ağlarla ilgili bir model de üç sektörlü ağlardır. Devlet, özel sektör ve sivil toplum örgütlerini kapsayan bu modelle küresel sorunlarla ilgili gündem oluşturulması, hedef ve politikalar belirlenmesi, bilgi toplanması ve yayılması uluslararası toplulukta bilinç yükseltilmesi, uluslararası standartların belirlenmesi ve kabul ettirilmesi sağlanabilir (Jan Martin Witte vd. 2000)

Sayılan adımlar ne kolay, ne de yeterlidir. Ancak bu tür adımları küçümsemek ve bunları çoğaltmak ve yaşama geçirmek için çaba göstermekten uzak durmak küreselleşmeye teslim olmak anlamına gelecektir. Küreselleşmeye slogan düzeyinde karşı çıkmanın da farklı bir anlamı olmayacaktır. Sosyalist Enternasyonal’in New York Deklarasyonu’nda belirtildiği gibi “dünya ekonomisinin yeni küreselleşme dönemi hepimiz için çetin bir mücadeledir”. Bu mücadelenin temel ilkelerinden birini İngiliz İşçi Partisi’nin 1990’larda genç yaşta ölen başkanı John Smith şöyle özetliyor: “Piyasalar insanlar içindir, insanlar piyasalar için değil”. Küreselleşme karşısında temel insan haklarının, bu arada sosyal hakların ve çevre standartlarının korunması, fırsat eşitliğinin sağlanması, piyasa mekanizması ve ulusötesi şirketler karşısında demokrasinin güç yitirmemesi yaşamsal önemdedir. Piyasa mekanızmasının küreselleşmesi müdahale (düzenleme-denetleme) gereksinimini azaltmıyor, artırıyor. Gündemdeki sorun küreselleşmenin yönlendirilmesi ve denetlenmesidir. Bu aynı zamanda politikanın öneminin yeniden artması demektir.

Burhan Şenatalar


 

Yorum ekle

1) Yorumlarınız yönetici onayından geçtikten sonra görünmeye başlayacaktır. 2) Cümlelerinizde imla ve yazım hatalarına LÜTFEN dikkat ediniz; aksi taktirde yorumunuz yayınlanmayacaktır.


Güvenlik kodu
Yenile

Joomla SEO powered by JoomSEF
 
Bazı Hakları Saklıdır: İçeriğin Yazarlarımız Tarafından Oluşturulan Kısımlarının Hakları Saklıdır. Kaynak Belirtmek Suretiyle Siteden Alıntılar Yapabilirsiniz. Kaynağının Size Ait Olduğunu Düşündüğünüz Başlıkları Bize İLETİŞİM Yoluyla Bildirebilirsiniz. (ERTAN)
UYARI: Sağlık kategorisinde yer alan bilgiler genel bilgi verme amaçlıdır. Bu bilgiler, hiçbir zaman bir hekim tedavisinin ya da muayenesinin yerini alamaz. Hekimin hastasını tıbbi amaçla muayene etmesi, tanı ve teşhis koyması yerine geçmez ve katiyen kişisel teşhis ya da tedavi yönteminin seçimi için değerlendirilmemelidir.